27 Aralık 2009 Pazar

dum...



dum ağacı? koro: dum ağacı ?

...henry bech dum ağacından yapılma verandada durup çevreye bakınca bu eve benzeyen...

yalap şalap aramalardan sonuç çıkmıyor...

orjinal metin bulunuyor.

"the view from the gingerbread porch was of similar houses bla bla bla....

gingerbread? gingerbread porch... sundurmanın gingerbread hali... hali de bu dum ağacı ne ki?

victorian yapıda evlerde bu stilde sundurmalar varmış ... kabul.

derken bir anda bu dum ağacının yani gingerbread tree'nin latince bir adı olduğunu da öğrendim ve gerisi inanın çorap söküğü gibi geldi. bu faydasız uğraşım müthiş bir aydınlanma ile son buldu...

işte size dum ağacı:



latince adı: hyphaene thebaica ona gingerbread tree ya da thebaica dedikleri de oluyormuş

şuradan profiline bile ulaşılabiliyormuş:http://plants.usda.gov/java/profile?symbol=HYTH2

şuradan da mimaride gingerbread incelikler hakkında detay ve malumata ulaşabilirsiniz: http://www.empirewoodworks.com/

peki gingerbread sundurmalar sadece dum ağacından mı yapılıyor ? yoksa başka ağaçlardan da üretilebilir mi? bech'in durduğu veranda dum ağacından kabul. peki ya diğer gingerbread sundurmalar? peki ben bugüne kadar bir verandada durup şöyle bir etrafa göz gezdirdim mi? ya da bir verandada bulundum mu? ah hiç anımsamıyorum. verandası olan bir eve ayak bile basmadım sanırım. bir gün o da olacak... ( herhangi birinin verandasında bir süre durup bu yazdıklarımı anımsayıp gülümseyeceğim. bu bir süre beni evine davet edenin dikkatini çekmiş olacak ki içeriden seslenecek: serkan bey içeri buyurmaz mıydınız? )

evet dostlarım romanın orjinal adı bech is back...

gereksiz fragmanlarımla tekrar burada olabilirim ama söz vermiyorum... hadi o zaman ben yokken siz de bir şeyler dinleyin. mesela:

11 Nisan 2009 Cumartesi

brigge.

işyerindeyim. çok katlı bir bina olan işyerim dükkan gibi. ankarada olması gerekirken sanırım istanbulda. mesai arkadaşlarımdan biriyle kavga ediyorum. ( ah evet o kişinin gerçek hayatta karşılığı var. ) sinirlenerek dışarı çıkıyor ve bisikletime atladığım gibi incirli-merter arası yolu yokuş aşağı süratle alıyorum. merterdeki otobüs durağında bir adamla konuşuyorum. adam nereye gittiğimi soruyor. şişli diyorum . sanırım şişliye gitmiyorum ama adam "vay be ne kadar uzun yol gidecek " desin diye bu yalanı atıyorum. merterden halin oraya giden yola sapıyorum . işte buradan sonra yollar bilindik güzergahından sapıyor. semtler , sokaklar , caddeler birbirinin içine geçiyor . artık burası her yer olabilir. ama bir tarif yapabilirsem vatan caddesi ile avcılar karışımı bir yerdeyim. yoldan bisikletle gitmeyi gözüm kesmiyor. yan yola sapıyorum. yan yol dediğim de anayolun yanında ona paralel bir patika. patika ama toprak bir patika değil taşlarla örülmüş. sanırım yağmur yağdığında çamur olmaması için . neden kaldırım değil de patika diyorum . (?) bisikletimle buradan gidebilir miyim diye kendi kendime soruyorum. ve birden kendimi bisikletim yanımda olmadan yürürken buluyorum. çok yürümüyorum ki bir kadının yüzü tanıdığım ve tanımadığım tüm kadınların yüzünün biçimlerini değiştirip duruyor.ekran gibi yüzü var yani. dar , spiral bir merdivenden karstik bir mağaraya iniyoruz . ama rüyamda buna kalker dediğime eminim. burası mağaradan çok insan yapımı bir yere benziyor aslında. sonra anlıyorum ki biz bir oyunun içindeymişiz. yani bilgisayar oyunu gibi düşünün. ve ipuçlarını izleyerek çıkışa ulaşmaya çalışıyormuşuz. arcade oyun gibi. üçüncü aşamasındayız. diğer iki aşamayı nasıl ve ne zaman geçtiğimi anımsamıyorum. odada . evet odadayız. ve odadan çıkış yok. bir sürü boru var ve boruların üzeri kireç kaplamış . düğmelere var. yanımda bir kadın var. rüyanın bir yerinde eski kız arkaşımdı şimdi başka biri.tüm yolları deniyoruz ama kapıya benzeyen hiçbir şey yok. düğmeler işe yaramıyor. kapıyı açmaya yarayacak tüm yolları deniyoruz. odanın bir kıvrımında "boys ..." ( evet boys olduğuna eminim) bir afiş görüyorum. onu terinden söküyorum ve tavandan bir ranza inmeye başlıyor. ranzada işyerinden bir arkadaşım var ve uyanıyor. biz özür dileyerek bunun bir rüya olduğunu ve uyanınca hiçbir şey hatırlamayacağını ona telkin ederek yatağın üzerine çıkıyor ve tavanda açılan boşluğa tırmanmaya çalışıyoruz. ve uyanıyorum.

01 Mart 2009 Pazar

hmmm...

can sıkıntısı insana neler yaptırıyor be blog. aha feist:



zaten beni biliyorsunuz...

13 Şubat 2009 Cuma

hümeyra fatma halam olur...



"Çocuktaki Bahçe, vurgulamak gerekirse,
eşsiz bir İstanbul romanı. Yeldeğirmeni’nde
bir eski mahalleyi kâğıt üstünde
yaşatırken, ayakkabı tamircisiyle, bakkalı,
muhallebiciyle birbirinden renkli, ışıl ışıl
tasvirlere yol alıyor. Feyzi’nin anlattığı,
tasvir ettiği bakkal dükkânı, edebiyatımızda
benzerine rastlamadığım incelikte. ironiyle
hüzün bu dükkânda yarışıp duruyor.
Çocukluğumun bütün bakkalları sanki
orada, Çocuktaki Bahçe’de.

Yazık, bu romandan pek çok okur habersiz"

(selim ileri - zaman cumaertesi eki )

büyük harlerle yazalım : "YAZIK , BU ROMANDAN PEK ÇOK OKUR HABERSİZ " hatta bold olsun.

ben bu romanla nasıl karşılaşmıştım ? ( sanki on yıl oldu. okuyan da ne zannedecek! doğru kelime karşılaştım olmalı sevgili mormonlar )feyyaz kayacan! bu öykücümüzü ne kadar tanıyordum? cevap veriyorum : çok az. yapı krediden çıkan toplu öyküleri ile raflarda karşılaşmış şöyle göz ucuyla bir selam verip diğer kitaplar ile ilgilenmiştim. ne de olsa öykü ilgimi çeken edebi bir tür değil!

nasıl oldu?

iş çıkışı eve gidişimi geciktirmek için kitapçıda sürterken tavladı bu kitap beni. gizemli bir şekilde hem de! Bay Lear'da gönlüm vardı meyilim Çocuktaki Bahçe'ye oldu.

iyiki de oldu.

bahçe: ağzı olmayan rahim... ( bu ise geçmiyor )

köşk: "bahçenin loş usunun ortasına çömelmiş bir dev" ( bu cümle romanda geçiyor )

feyzi , hümeyra fatma , doktor panayot ve daha niceleri bu romanda.

kuple:

"odanın balmumu ıssızlığında anılar , başlanılmış bir eylemin sonu getirilmeden , tamamlanmadan , yarıda , havada kalmışlığına takılıdır ve donuktur. BELLEĞİN ÜVENDİRESİNİ BİR YERE DÜŞÜRMÜŞ RIZA PAŞA .hangi harp meydanında ? hangi cephede? hangi şarapnelin elinde ? her şey karışmıştır rıza paşanın usunda .Malazgirt'te yeniçeridir , Çaldıran'da gür leventtir , Barbaros'ta feriktir."

Selim İleri'ye hak veriyor pastilimi emdikten sonra uyumayı düşünüyorum. ampül martıları sizlere de iyi geceler.

okuyun

blogu takip eden kaç kişi var bilmiyorum ama bu yazıyı okuyorsanız bu romanı da okuyun abicim ve ablacım . feyzi ile tanışın , tutun elinden gezdirin biraz çocuğu...

19 Ocak 2009 Pazartesi

aklıma geldi.

çok acımasız bir roman olan "Laughter in the Dark"tan bir kuple:

"Once upon a time
there lived in Berlin, Germany,
a man called Albinus.
He was rich, respected, happy;
one day he abandoned his wife
for the sake of a youthful mistress;
he loved;
was not loved;
and his life ended in disaster."

çok acımasız ama çok komik bir roman olan karanlıkta kahkahayı kitapçınızdan isteyiniz. çok güleceksiniz.

rölanti news.

20 Aralık 2008 Cumartesi

one debts and sorrows.

bir erkek mi o
göle yatmış bir güneş demetinde
o mor ışında
bir köpek ölüsü gibi yatan

hızla kayan
yoksa bir yaban ördeği gölgesi mi

bold: yoksa?

kendini kandırmanın imkansızlığına ...

28 Kasım 2008 Cuma

freak...

"kışkırtıcı , komik , çılgın ve her şeyden öte fazlasıyla insancıl "

bir kitap ile

"strange... funny ... brilliant ...twisted."

bir film aldım.

ama tek kelime ile "sıkıcı".